2xoKUp. Bu mesaj 'en iyi cevap' seçilmiştir. Sosyolojinin Tarihçesi İlk çağlardan beri toplumun yapısıyla ilgilenen düşünürler vardı Platon ideal toplum düzeninden söz etmiştir. Sosyolojinin müjdecisi sayılan İbn-i Haldun ilk defa devletle toplumun birbirinden farklı olduğunu belirterek toplumsal yaşamı da incelemiştir. Machiavelli Thomas More Francis Bacon toplumsal sorunlara “çözüm” önerileri getirmişlerdir. Bu düşünürlerden farklı olarak Montesquieu “Olması gereken değil olan incelenmelidir.” diyerek sosyolojinin sınırlarını çizmiş ve bilim olarak doğuşuna temel hazırlamıştır. Sosyolojinin bu sözcüğü ilk kullanan Auguste Comte tarafından 19. yüzyıl başlarında kurulduğu kabul edilir. Comte’a göre sosyoloji fizik kimya biyoloji gibi doğa bilimlerinin yöntemleriyle toplumu incelemelidir. Sosyolojinin kurucularından Emile Durkheim sosyolojinin konusunun toplumsal olgu olduğunu ve toplumsal yaşamın yine diğer basit toplumsal olgularla açıklanabileceğini vurgulamıştır. Max Weber’e göre toplumu ve toplumsal eylemleri açıklamak için genel kavramlardan değil bireylerden öznel olarak düşünülmüş anlamlardan hareket edilmelidir. Böylece Weber psikolojik yaklaşımla sosyolojik yaklaşımı birleştirmek istemiştir. Ülkemizde Durkheim sosyolojinin bilim yapma anlayışı Ziya Gökalp ile Le Play çizgisi ise Prens Sebahattin’le temsil edilmiştir. Platon 427 – 347 Platon baba tarafından Atina’nın efsanevi krallarıyla ve anne tarafından da Solon’la akrabadır. Yaşamındaki en önemli olaylardan biri de gençliğinde Sokrates’le karşılaşmasıdır. Sokrates’in mahkumiyeti ve idamından sonra eğitimde; özellikle de devlet adamı eğilimlilerin eğitimlerinde derin değişiklikler olmadıkça insanın kaderinin umutsuz olduğuna karar verdi. Bu nedenle de kırk yaşlarındayken Sicilya ve İtalya’ya ilk yolculuğundan sonra bu yolculukta Pythagoras’çılarlarla tanıştı aktif politikaya katılmaktansa sitenin gelecekteki liderlerini yetiştirmek üzere Atina’da bir okul kurar. Bu okula üzerinde kurulduğu parkın adı verilerek Akademia dendi. Aristoteles yirmi yıldan uzun bir süre Akademia’da öğrencilik ve öğretmenlik yapmıştır. Machiavelli Niccolo 1469 – 1527 Floransalı Machiavelli 1498’de dışişleri ve savunma ile görevli İkinci Şansölyelik Sekreterliğine atandı. Pek çok ülke dolaştı ve diplomatik deneyim kazandı. Floransa’nın bağımsızlığı için kurduğu milis birlikleri 1509’da Pisa’nın alınmasında önemli rol oynadı. 1513’de Medici ailesinin Floransa’ya dönmesinden sonra hapsedildi. Serbest kalınca Floransa yakınlarında yapıtlarını yazamaya başladı. Bunların içinde en önemlisi; Medicilere sunduğu 1513 tarihli “II Principe” Prens dir. 1527’de Medicilerin devrilmesi üzerine gözden düştü ve aynı yıl öldü. Machiavelli’nin tarih ve siyaset felsefesi üzerine yazdıkları ve karşılaştırmalı tarih metodu günümüzde de önemini sürdürmektedir. St. Thomas More 1477 / 78 – 1535 Aziz St. şövalye İngiltere Lord Şansölyesi başbakan yazar Thomas More 1477 ya da 1478 yılında Londra’da doğdu 1492’de Oxford Üniversitesi’ne girdi 1499’da Erasmus’la tanıştı. 1504’de parlamentoya girdi. 1516’da Londra’da ünlü eseri “Ütopya” yı tamamladı. 1523’de Avam Kamarası’nın sözcülüğüne seçilen More 1534 yılında uymayı reddettiği yasa nedeniyle Londra Kulesi’ne hapsedildi ve 1535 yılında da idam edildi. Karl Kautsky şöyle yazar “Amaçladığı boş zaman rüyasını algılayabilmek için üç yüz yıldan daha uzun bir süre geçmesi gerekmiştir. Ütopya dört yüz yıldan daha eski olmasına rağmen More’un idealleri yenilmemiştir ve hala mücadele eden insanlığın ardında durmaktadır.” Francis Bacon 1564 – 1616 Verulam Baronu. 1564 Londra doğumludur. Hukuk öğrenimini tamamladıktan sonra baroya girmeye çalıştı. 1593’de Avam Kamarası’na girdi. Kraliçenin gözdesi Esaaa Kontu onu himayesine aldı. 1613’de Saray’ın baş avukatı 1617’de baş mühürdar 1618’de baş yargıç ve baron 1620’de ise vikont oldu. Ama 1621’de rüşvet almakla suçlanan Bacon devlet hizmetinden uzaklaştırıldı. Ömrünün son yıllarını bilim ve felsefeye adadı. Bacon’un felsefesi’nin temelinde tümdengelimci mantığın yerine tümevarımcı metodu uygulaması yatar. Ona göre gerçek bilim nedenlerin bilimidir ve bu yolla insanoğlu doğaya egemen olacaktır. Montesqiueu 1689 – 1755 Fransız yazarı Montesqiueu 1689 yılında doğmuştur. Aynı zamanda bir hukukçu olan Montesqiueu uzun süre hukuk alanında çalışmıştır. Yazar olarak tanınması onun 1721 yılında yazdığı “İran Mektupları” adlı eseriyle başlar. Montesqiueu’nu ikinci büyük eseri 1734 yılında yazdığı “Roma’nın Büyüklüğününün ve Çöküşünün Sebepleri Hakkındaki Düşünceler” adlı eseridir. Montesqiueu’nun en büyük eseri 1748 yılında yazdığı “Kanunların Ruhu” adlı kitabıdır. Auguste Comte 1798 – 1857 Fransız Auguste Comte sosyoloji biliminin kurucusu olarak tanınmıştır. İnsan topluluklarının doğasını ve nasıl geliştiğini anlamaya çalıştı. Comte’a göre insanlar mulu ve başarılı olmak için birlikte çalışma ihtiyacındadırlar. Comte’a göre bilimler hiyerarşisinin en tepesinde etik moral vardır ve sonra aşağıya doğru sosyoloji biyoloji kimya fizik astronomi ve matematik sıralanır. Aşağıdan yukarıya izlendiğinde kuramsal ve tarihsel olarak basitten karmaşığa bilimler birbirlerini izleyerek teolojik aaaafizik aşamalardan pozitif aşamaya diğer bir deyişle etik ve sosyoloji alanına ulaşmışlardır. Emile Durkheim 1858 – 1917 Fransız toplumbilimci Durkheim 1858 doğumludur. 1902’de Sarbonne üniversitesi’nde kürsü sahibi oldu. Toplumu bir organizma gibi değerlendirmesi ve bir organizma içerisindeki organların dayanışması olgusu gibi bir toplumu da birbiri ile dayanışma içerisinde bulunan organlardan oluşan bir bütün olarak değerlendirmiştir. Toplumsal örgütlenme üzerine yaptığı çalışmalar toplumbilim çalışmalarına yeni bir hamle getirmiştir. Bunların dışında sosyal-psikoloji ile de ilgilenmiş ve “intihar” eylemi üzerine ampirik çalışmalar da yapmıştır. 1917 yılında Paris’de ölmüştür. Max Weber 1864 – 1920 Max Weber kapitalizmin gelişmesine katkıda bulunan Hristiyan ahlakı üzerine vurgu yaparak geliştirdiği Protestanlık kuramıyla ünlü olmuştur. Weber sosyolojisi gelenekselden rasyonel eyleme dönüşümü keşfetme ve anlamaya yöneliktir. Gelenek modern öncesi toplumların üzerinde aşılmaz bir güç olarak durmaktadır. Weber’e göre Protestan etiği geleneğin tutuculuğunu kırmıştır. Çünkü Protestan etiği insanların zenginlik elde etmek için çabalamalarını dinsel onaylar sunarak rasyonelleştirir ve cesaretlendirir. Ziya Gökalp 1876 – 1924 İdadi’de okurken Arapça Farsça ve Fransızca öğrendi. İslam tanrıbilimi ve tasavvuf üzerine çalıştı. İkinci Meşrutiyet ilan edilince İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurdu. 1909’da “Peyman” gazetesini çıkardı. Aynı yıl İttihat ve Terakki’nin genel merkez üyeliğine seçildi. 1912’de milletvekili seçildi. Dört ay sonra Osmanlı Mebuslar Meclisi kapanınca Darülfünun’da 1919’a kadar toplumbilim profesörlüğü görevini yürüttü. Birinci Dünya Savaşı’nda “Yeni Mecmua” yı çıkarttı. Türkçülük kavramının yayılmasında öncülük eden Ziya Gökalp eserlerinde misak-ı milli sınırları içerisinde doğu toplumundan batı toplumuna çevrilmiş bir Türk devleti üzerinde durmuştur SOSYOLOJİ TARİHİ-1 BÖLÜM 3 GÜZ DÖNEMİ 2002 Yrd. TEKEL SOSYOLOJİ TEORİLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDA ETKİLİ OLAN TOPLUMSAL YAŞAMDAKİ DEĞİŞİKLİKLER Bu bölümde sosyolojinin bir bilim olarak 19. Yüzyılda ortaya çıkmasında etkili olan belli başlı toplumsal değişmeleri gözden geçirelim 1- AYDINLANMA DÜŞÜNCESİNİN ETKİSİ Aydınlanma felsefi düşüncede dikkate değer bir zihni gelişme ve değişiklik yaratmıştır. Aydınlanma dönemi düşünürlerini etkileyen iki akımdan bahsedebiliriz; 17. Yüzyıl felsefi anlayışı ve bilimsel gelişmeler. 17. yüzyıl felsefesi; Rene Descartes, Thomas Hobbes ve John Locke'un yazılarında belirginleşmiştir. Daha önceki dönemlerde olmadığı kadar Aydınlanma düşünürleri insanın aklı ile evreni anlayabileceğine dair bir anlayış geliştirmişlerdir. Bunun da sebebi olarak o dönemde fizik biliminde ortaya çıkan başarıların onları doğa kanunlarının evrensel olarak uygulanabilirliği temelinde yeni bir evren anlayışına götürmesidir. Bu dönemde gerçek merkezi entelektüel hedef olmuştur, ancak gerçeğin bilgisine gelenek ve otorite temelli bir bakış yerine rasyonalizm ve empirisizmden hareketle ulaşılmaktadır. Eğer bilim, fiziki dünyadaki doğa kanunlarının işleyişini ortaya çıkarmışsa, belki de benzer yöntemler sosyal ve kültürel dünyanın kanunlarını da ortaya çıkarabilecektir. Böylelikle o dönemin düşünürleri, toplumsal hayatın tüm yönlerini araştırmışlar; politik, dini, sosyal ve ahlaki kurumları analiz etmişler ve incelemişlerdir. Bunları akılcı bir tutumla ele alarak eleştirmiş ve irrasyonel akılcı olmayan olanların değişmesini talep etmişlerdir. Bu anlamda geleneksel değerler ve tutumları eleştirerek irrasyonel olarak değerlendirmişlerdir. Onlara göre bu kurumlar, insan tabiatına zıt olan, insanın gelişme ve ilerlemesine engel olan , insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesinde önleyici olarak değerlendirilmektedir. Eleştiri bu dönem düşünürlerin temel silahı olmuştur. Batıl inançlarla, dar görüşlülükle, hoşgörüsüzlükle savaşmışlardır. Yine o dönemde var olan feodal sınıfın ayrıcalıklarına, onların endüstri ve ticari faaliyetler üzerindeki engellerine saldırmışlardır,. Aydınlanma düşünürlerinin 17. Yüzyıl filozoflarından farklı olarak; sistematik çıkarım yöntemi yerine doğa bilimlerinin yöntem anlayışı üzerinde kendi açıklamalarını oluşturmuşlardır. Buradan hareketle aydınlanma düşüncesinde yeni ve orijinal olan; Newton fiziğinin metodolojik kalıplarının uygulanması olmaktadır. Newton deneylerden elde edilen olgularla ilgilenmiştir, ilkeleri ise gözlem ve deneye dayanmaktadır yani kısaca söylemek gerekirse deneysel temellidir. Aydınlanma, insanın evrensel boyutta toplumsal hakları ve ödevleri ile insanın yeniden Önceden Stoa öğretisi'nde yer almıştır bir inceleme alanı olarak ele alındığı düşünce hareketi olmuştur. Bu dönemde ortaya çıkan diğer bir gelişme ise, Diderot ve D'Alembert tarafından hazırlanmış olan Ansiklopedi çalışmalarıdır. Ansiklopedi herhangi bir bilgi kitabından daha fazla bir şeydir çünkü; kitap içinde yer alan konularla ilgili tanımlar doğaüstü önyargılardan sıyrılarak ussal akılcı düşünce ve bilimsel kavrayış temelinde ele alınmaktadır. Ansiklopedistlerin en önemli özellikleri ise, en çetrefil konuları herkesin anlayabileceği bir açıklıkla anlatmalarıdır. Bu çalışmada Diderot'nun etkilendiği kişiler Locke ve Condillac olmuştur. Locke'un deneyciliği Condillac'ın ise fikirlerin deneyle ilişki içinde, dünyayla ilişki içinde tekrar ele alınması gerektiği anlayışı olmuştur. Newton'un yöntem anlayışına bağlı olan Condillac'ın bilgi kuramı tüm Aydınlanmacıların bilgi anlayışına uymaktadır. Şimdi Aydınlanma düşüncesinin ana hatlarını maddeler halinde toplayalım doğalla, dinin bilimle, Tanrısal buyruğun doğa yasası ile ve din adamlarının filozoflarla yer değiştirmesi göze çarpmaktadır. ve hatta dinsel sorunların çözümünde bir araç olarak deneyin rehberliğindeki akıl belirleyici unsurlardır. düşünürleri insan ve toplumun mükemmelleştirilebileceğine inanmışlardır. özellikle yönetimin baskı ve kötülüklerinden uzak tutulma hakkı olmak üzere, insan haklarına saygı anlayışı hakimdir. Sosyolojinin Fransa'da bir bilim olarak ortaya çıkmasından hareketle Fransız düşünürlerinin, buradan hareketle Fransız sosyolojisinin Aydınlanma'dan olumlu olarak etkilendiğini söylemek yani, o dönemdeki Fransız sosyologlarının rasyonel, deneysel, bilimsel ve değişme yönelimli olduklarını söylemek tamamiyle mümkün görülmemektedir. Çünkü Aydınlanma'ya karşı olarak gelişen düşüncelerde o dönem sosyoloji üzerinde etkili olmuştur. Buradan hareketle Aydınlanma'nın sosyoloji üzerindeki etkisinin olumsuz ve dolaylı yoldan olduğu söylenebilmektedir. O dönemde Aydınlanma düşüncesine tepki gösteren en önemli düşünürler; Joesph de Maistre 1753-1821 ve Louis de Bonald 1754-1840 'dır. Bu kişiler sadece Aydınlanma'nın getirdiği düşünce ve değerlere değil Fransız Devrimi'nin sonuçlarına da tepki göstermişlerdir. Özellikle de Bonald tekrar Ortaçağ döneminin düzenli ve barışçıl ortamına dönmek istemiştir. O dönemdeki karışıklıklar, anarşi ve Fransız Devrimi sonrasındaki radikal değişmeler onları kendi felsefi anlayışlarında düzen ve istikrar temelinde; gelenek, otorite, statü,fonksiyon, norm gibi kavramlar üzerinde durmaya sevk etmiştir. Bu yorum 18. Yüzyıl Aydınlanma düşüncesi ile karşılaştırılacak olursa; ilgi alanın bireyden gruba, var olan düzenin eleştirilmesi yerine düzeninin savunulmasına ve toplumsal değişme yerine toplumsal istikrara doğru bir kayış olduğu görülmektedir. Şimdi bu karşılaştırmayı maddeler halinde özetleyelim; düşünürleri bireyi vurgularken, tepki gösterenlerin temel sosyolojik ilgisi toplum olmuştur. Toplum sadece bireylerin toplamı olarak ele alınmamakta, geçmişte kökleri olan ve kendi gelişme kanunları olan bir bütünlük olarak ele alınmaktadır. incelemelerin temel birimidir, bu bireyden daha önemli olduğu anlamına gelmektedir. Diğer bir deyişle birey toplum sayesinde vardır, bu noktada sosyalleşme süreçleri etkili olmaktadır. toplum içinde en temel unsur olarak görülmez. Çünkü toplum genel olarak kurumlar, yapılar, statüler ve roller gibi unsurlardan oluşmuştur. oluşturan unsurlar birbirleriyle ilişkili ve karşılıklı bağımlılıkları temelinde ele alınır. Buradan bu karşılıklı ilişki ve bağımlılık içinde olan unsurlardan birinde meydana gelen bir değişiklik diğer parçaları ve sonuçta ise toplumun bütününü etkilemektedir. O zaman toplumda yapılacak değişiklikler özen ve itina ile yapılmalıdır. değişme sadece toplum ve onu oluşturan unsurlar açısından değil toplum içindeki birey açısından da tehlikeli görülmektedir. Çünkü toplumdaki kurumlar bireylerin toplumsal ihtiyaçlarına yöneliktir, o zaman bunlarda meydana gelen bir değişmeden birey sıkıntı çekecek, buradan ise toplumsal düzensizliğe yol açmış olacaktır. daha küçük birimler; aile, komşuluk,din, mesleki gruplar toplum ve birey açısından oldukça gereklidir. Çünkü bu birimler modern toplumlarda yaşayan insanların yüzyüze samimi bağlar kurmasına imkan tanımaktadır. şehirleşme ve bürokrasi gibi o dönemde yeni yeni filizlenen olgular düzeni bozucu olarak ele alınmaktadır. bu değişimler daha rasyonel bir topluma gidişi sağlamaktadır ancak ibadet, ayin gibi irrasyonel unsurlar da önemini korumaktadır. olarak ise toplumda o dönemde var olan hiyerarşik yapının korunmasını istemişlerdir. Bu önermeler Aydınlanma'ya tepki olarak ortaya çıkan Fransız sosyolojisinin gelişmesinin entelektüel temeli olarak ele alınmalıdır. İlk sosyoloji düşünürleri bu düşünce temelleri yanında Aydınlanma'nın diğer düşünsel kaynağını oluşturan bilimsel yöntemin kullanılması düşüncesinden de etkilenmişlerdir. 2- Politik Devrimler Aydınlanma düşüncesinin daha doğrusu anlatımını aydınlanma düşüncesinde bulan gelişmelerin yarattığı Fransız Devrimi, dünya tarihinin en önemli birkaç olayından birisidir. Rönesansla birlikte gelişmeye başlayan birey hakları ve bunu özel bir anlatımı olan özgürlük kavramı 18. Yüzyılda insan yaşamının temel kavramlarından biri durumuna gelmiştir. Birey haklarının ya da daha genel bir söyleyişle insan haklarının birinci planda konu edilmesi doğal olarak demokrasi inancının gelişmesine, buna bağlı olarak da yasa düzeni kurma eğilimlerinin gelişmesine yol açmıştır. Böylece mutlak yöneticiyi kurtarıcı olarak gören Rönesans dönemi ve 18. Yüzyıl insanıyla mutlak yöneticiyi despot sayan yeni insan tipi arasında büyük ayrılıklar ortaya çıkmış olmaktadır. Fransa'da en belirgin anlamının Rousseau'da görüldüğü demokrasi bilinci yavaş yavaş Fransız Devrimi'nin hazırlamıştır. O dönem Fransa'nın durumuna bakıldığında ise mutlak yönetim anlayışının hiçbir yasa ya da denetim olmadan uygulanmakta olduğu, insanlar arasındaki ayrıcalıkların büyük farklılıklar yaratmakta olduğu, yönetimin ise gizlilik içinde ve adaletsiz bir uygulama yaptığı görülmektedir. 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ise mutlak yönetim fikri ile çelişmekte olup insanın hukuk açısından özgür ve eşit doğduğu ve özgür ve eşit kalacağını, her siyasal yönetimin insanların özgürlük, mülkiyet, güvenlik gibi en temel haklarını korumakla yükümlü olduğunu, , özgürlüğün ise başkasına zarar vermeden herşeyi yapabilme olduğu düşüncelerini içermektedir. Böyle bir ortamda beliren Fransız Devrimi ve onu takip eden diğerleri sosyoloji teorilerinin ortay çıkmasında etkili olmuştur. Bu devrimlerin etkileri toplumlar üstünde şaşırtıcı büyüklükte olmuştur ancak sosyolojinin öncü teorisyenleri genellikle Fransız Devrimi'nin olumsuz sonuçları üzerine durmuşlardır. Bu düşünürler, özellikle Fransa'da toplumsal değişimler sonunda ortaya çıkan düzensiz ve karışık ortamdan rahatsızlık duymuşlardır. Bu düşünürlerin birleştikleri ortak nokta ise, toplum düzenini yeniden yapılandırmak olmuştur. Bazıları eski toplum düzenine dönmeyi amaçlarken diğer bazıları ise toplumsal değişimleri geri dönüşümleri imkansız olarak ele alıp değişiklikler doğrultusunda biçimlendirmek istemişlerdir. Bu bakış açısı ile 17. Ve 18. Yüzyıl politik devrimleri ile değişen toplum düzeninin yeni temellerini aramaya yönelmişlerdir. Bu bakış açısı birçok sosyolojik teorilerin temel ilgi alanı olmuştur. 3- Sanayi Devrimi ve Kapitalizm Sosyoloji teorilerinin ortaya çıkması ve ilgi alanlarını belirleyen diğer bir toplumsal olgu, özellikle 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başlangıcında birçok batı toplumunu etkileyen Sanayi Devrimi'dir. Sanayi Devrimi değişimi ortaya çıkaran tek neden olarak ele alınmamalıdır. Sanayi Devrimi ile geniş tarımsal ekonomik yapıdan karşı konulması güç bir etki ile endüstriyel üretim sistemine geçilmiştir. Birçok insan kendi çiftliğini ve tarımsal alandaki işini bırakıp endüstriyel işlerin yapıldığı fabrikalarda çalışmaya başlamıştır. Fabrikalar ise teknolojik gelişmelerin etkisiyle, organizasyon yapılarından üretim tekniklerine kadar çok kapsamlı değişimlerin ortaya çıkmasına imkan hazırlamışlardır. Bu büyük organizasyonların yapılarına uygun olarak ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere bürokratik sistemler ortaya çıkmıştır ve bütün olarak bakıldığında ise kapitalist ekonomik sistem mevcut olmuştur. Bu ekonomik düzen içindeki işleyiş birçok endüstriyel ürünün alış ve satışına imkan sağlayan serbest pazar düşüncesi ile olmaktadır. Yine bu sistem içinde çoğunluğun düşük ücretle ve uzun saatler çalışmasına karşılık daha az sayıda insanın daha fazla ücret alır durumda olması endüstriyel sistem ve kapitalizmin işleyişine yönelik olarak karşı düşüncelerinde örneğin sosyalizm gibi ortaya çıkmasının nedeni olmuştur. Sosyalizm de sosyoloji teorilerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiş olan bir düşünce akımı olmuştur. 4-Şehirleşme Sanayi Devrimi'nin bir sonucu olarak birçok insan sonu ve 20. Yüzyıl başlarında kırsal kesimlerden şehirlere taşınıştır. Yine endüstriyel sisteme bağlı olarak çok çeşitli meslekler ortaya çıkmıştır. Ancak bu gelişmeler beraberinde kırsal kesimden şehire yerleşmek için gelenler açısından şehir yaşantısına uyum sağlama sorununu da beraberinde getirmiştir. Yine bu arada şehirlerin kalabalıklaşması, gürültü, kirlilik, trafik ve benzer sorunlar şehir içinde yaşayanların yaşamlarını olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır. Şehir hayatı ve ondan kaynaklanan sorunlar çağdaş sosyoloji teorileri içinde pek çok sosyoloğun ilgi alanı olmuştur. Ameikan sosyolojisi içinde gelişen Chicago Okulu bu duruma örnek olarak verilebilmektedir. alıntıdır
Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Ahmet Cahid HAKSEVER Haftalar Haftalık Konu Başlıkları Tanışma Dönemlik Ders Planının Sunumu Tasavvuf ve Tarikatların Mahiyetine Dair Konular Melametî anlayışın ortaya çıkış sebepleri nelerdir? Tasavvuf ve Tarikatların Mahiyetine Dair Konular Kadızade-Sivasi tartışmalarının mahiyeti hakkında neler söylenebilir? Selçuklu ve Osmanlı’nın iktisadi hayatında tasavvufun yeri nedir? Ahilik kurumu nedir? Para vakıflarının Osmanlı İktisadi hayatındaki rolü nedir? Tasavvuf ve Tarikatların Mahiyetine Dair Konular Sömürge ve istilaya direnişte sufilerin rolü konusunda neler söylenebilir? Tasavvuf ve Tarikatların Mahiyetine Dair Konular Tasavvuf, sanat ve estetik Tasavvufun müziğe bakışı nasıldır? Tasavvufta Varlık Konusu I Tasavvufta Allah, kainat, insan Tasavvufta Varlık Konusu II Vahdet-i Vücûd, Vahdet-i Şuhûd, Meratib-i Vücud Tasavvufi Kavramlar ve Deyimler “Gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve mahlûkatı yarattım” sözünün mahiyeti nedir? “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” sözünün mahiyeti hakkında neler söylenebilir? Tasavvuf Klasikleri ve Seçme Metinler I Muhasibî, er-Riâye Tasavvuf Klasikleri ve Seçme Metinler II Ebû Nasr Serrâc et-Tusî, el-Luma’ Tasavvuf Klasikleri ve Seçme Metinler III İmam Gazzâlî, el-Munkızu mine’d-dalâl, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn Tasavvuf Klasikleri ve Seçme Metinler IV İbnü’l-Arabî ve Fusûsu’l-Hikem 13. Hafta Tasavvuf Klasikleri ve Seçme Metinler V Mevlana Celaleddin-i Rumi, Mesnevi Tasavvuf Klasikleri ve Seçme Metinler VI İmam-ı Rabbânî, Mektûbat Değerlendirme ve Sonuç
Tasavvuf nedir? Tasavvuf, Hz. Peygamber’in ﷺ sünnetine sarılarak onun ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Tasavvuf, kimseye eza ve cefa vermemektir, herkese lütuf ve ihsanda bulunmaktır, kendisine kötülük edenleri affetmektir, hastalık ve musibetlerden şikâyet etmemektir, insanlık mertebesinin en yüksek derecesine ulaşmaya çalışmaktır. Tasavvuf ihsandır, ihsan mertebesidir. Hz. Resûlullah’ın ﷺ ve ashabının yaşadığı hayat tarzıdır. Bu hayat tarzına “ihsan” denilmiştir. Hiç kuşkusuz ihsan halinin en güzelini Allah Resûlü yaşamış ve yaşatmıştır. Ondan sonra Müslümanların en faziletlileri. Resûlullah’ın ahlâkı ile ahlaklanan ve onun nazarları ile kemale eren sahabeleridir. “Ben Allah’ı görmüyorsam da Allah Teâlâ beni görüyor” hakikati, sahâbe-i kirâmda olması gerektiği gibi tecelli etmiştir. İşte tasavvufun amacı, bu ihsan mertebesini elde edebilmektir. Nitekim büyük veli Şah-ı Nakşibend kuddise sirruhu şöyle demiştir “Bu yoldan maksat ve ele geçen şey, devamlı Allah Teâlâ’nın huzurunda olmaktır. Ashâb-ı kirâm zamanında işte buna ihsan ismi verilmiştir. Bu yolda ilerleme esnasında, nefsin arzularını yok etmek, nurlara ve hallere gömülmek, fenâ ve bekâ makamlarına ulaşmak, üstün ahlâk ile ahlâklanmak gibi on makam ele geçer.” Tasavvufun amaçları da bu makamları elde etmektir. Tasavvuf, güzel ahlâktır. Tasavvuf, edebe riayet etmektir. Tasavvuf, kalbi temizlemektir. Tasavvuf, itirazı bırakıp emredilene peki demektir. Tasavvuf, nefsin kötü istek ve arzularını terk etmektir. Tasavvuf, faydasız işleri bırakıp faydalı işlere yönelmektir. Tasavvuf, vakti değerlendirerek onun kıymetini bilmektir. TASAVVUFUN ORTAYA ÇIKIŞ NEDENLERİ İslâm dini, sadece ibadetlerin şekil olarak yapılmasını değil, aynı zamanda gönülden ibadet edilmesini de ister. İşte “Cibrîl hadisi” de buna işaret etmektedir. Çünkü ihsan, tasavvufun özünü meydana getirmektedir. Bu hadiste geçen, “İman nedir?” sualinden akaid, kelâm ilmi ortaya çıkmıştır. “İslâm nedir?” sualinden hadis, tefsir, fıkıh ilmi neşet etmiştir. “İhsan nedir?” sualinden de tasavvuf çıkmıştır. Bunları üç temel noktada toplamak da mümkündür İman, ibadet ve ahlâk. İman, inanç esaslarıdır. Bunu akaid ve kelâm âlimleri inceler, İbadetleri de fıkıh âlimleri işler. Ahlâk ise Allah dostları olan kamil insanların ve mürşidlerin rehberliğinde elde edilir. İşte tasavvufun ortaya çıkışı kısaca bu hadisi şeriften anlaşılmaktadır. Hiç kuşkusuz Hz. Resulullah ﷺ dinin üç kısmını en güzel şekilde yaşamış ve yaşatmıştır. Ondan sonra Müslümanların en faziletlileri, Allah Resûlü’nün ahlâkı ile ahlaklanan ve onun nurlu nazarları ile kemale eren sahabileridir. Hz. peygamber’in ﷺ şerefli sohbetinde bulunan kişilere “sahabe” denmiştir. Allah Resûlü’nün ashabını Müslüman olarak gören kimselere de “tâbîn” denmiştir. Onlardan sonrakilere de “tebeu’t-tâbiîn” denmiştir. Onlar sahabeleri görmemişlerdir. Fakat sahabeleri görenleri görmüşlerdir. Onlardan sonraki kamil zümreye ise zâhid ve kâmil zatlar selef-i sâlihîn ismi verilmiştir. TASAVVUFUN AMACI NEDİR? Tasavvufun amaçları, önce marifetullah/Allah’ı tanımak, sonra da muhabbetullah/Allah sevgisini elde etmektir. Bunun için de kalp safiyeti gerekmektedir. Her insandan iman ve ibadet istendiği gibi, kalp safiyeti, nefis terbiyesi ve güzel ahlâk da istenmektedir.
30 Temmuz 2021, 1556 Kayıtsız Üye tasavvuf nedir? tasavvufun ortaya çıkış noktası,gelişimi ve yayılması hakkında bilgi veriniz kim zamanında ortaya çıkmıştırCevap tasavvuf nedir? tasavvufun ortaya çıkış noktası, gelişimi ve yayılması hakkında bilgi Hoca TASAVVUF NEDİR? TASAVVUFUN TARİHİ VE ORTAYA ÇIKIŞI TASAVVUF Arapça olan bu kelimenin kaynağı hususunda ihtilaf vardır. En doğru olarak kabul edilen tahlile göre sûfi kelimesi, Arapça yün anlamına gelen "suf tan türemiştir. Suf’un nisbeti sufi’dir. Gömlek giyene takammasa denildiği gibi, suf giyene de tasavvafa denir. Bunun masdarı tasavvuf, ism-i faili mutasavvıftır.1 Kelime nereden türemiş olursa olsun, zühd ve takva hususunda titizlik gösteren bir zümreye "alem" olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde tasavvuf kelimesinin geçmediğini dikkate alan bazı müsteşrikler; bunun Hindistan’dan veya eski Yunan’dan geldiğini isbata çalışmışlardır.2 Ehl-i Sünnet ûleması tasavvufu "Şer’i hududları muhafaza ederek, Allahû Teâla cc’yı zikirde müdavim olmak ve rıza makamına ulaşmak" olarak kabul ve tavsiye etmiştir. Bu durumda tasavvufun kaynağını, Hindistan’da veya eski Yunan felsefesinde aramak boşuna bir gayrettir. Resûl-i Ekrem sav’in "Muhakkak ki ben, bir muallim olarak gönderildim"3 buyurmasındaki hikmeti iyi tefekkür etmek zorundayız. Sırat-ı müstakim üzere olmak, dünyevî-uhrevî saadetlere ulaşmak, Ancak Resûl-i Ekrem sav’i taklid etmekle olur. Kur’ân-ı Kerîm’de "Bir de peygamber size ne verdiyse her ne emir verirse onu tutun, nehyettiğinden de sakının"4 buyurulmuştur. ayrıca "Ve O, kendi hevâ ve hevesinden söz söylemez. O, Kur’ân ve din hususundaki eızıri ilka edilegelen vahiyden başka bir şey değildir."5 ayet-i kerimesi, sünnetin önemini ortaya koymaktadır. Nitekim bütün müçtehid imamlar; "Mütevatir sünnetin inkârı küfürdür" hükmünde ittifak etmişlerdir.6 Bazı çevreler ısrarla Resûl-i Ekrem sav’in hurma ağaçlarının budanmaması ile ilgili içtihadını gündeme getirip "sünnet bağlayıcı değildir" hükmüne varma arzusundadırlar.7 Halbuki Resûl-i Ekrem sav’in dünyevî meselelerdeki içtihadı ile din hususundaki sünneti arasında önemli farklar vardır. Nitekim Bedir Savaş’ında; savaş yerinin tesbiti ve savaş sonrası esirlerin durumu ile ilgili olarak, sahabe-i kiramla istişare etmiştir. Sahabe-i Kiram herhangi bir meselede Resûl-i Ekrem sav’e "Bu bir vahiy midir, yoksa içtihadınız mıdır?" diye vahiyse derhal teslim olurlar, herhangi bir itirazda bulunmazlardı. Bu aradaki vahiy kelimesinden, sadece Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak mümkün değildir, çünkü kudsî hadis dediğimiz vakıa da mânâ itibariyle Allahû Teâla cc’dandır. Bu girişten sonra; son yıllarda ilm-i ledün adı altında, Resûl-i Ekrem sav’in ve Hülâfai Raşidin’in sünnetlerini tahrip eden bir akımdan söz etmek istiyorum. Bu konunun çok netameli olduğunu biliyorum. Buna rağmen Hz. Ebû Bekir ra’in "Allah rızası için söylenmeyen hiçbir sözde hayır yoktur. Aziz ve celil olan Allah yolunda harcanmayan hiçbir malda hayır olmadığı gibi, Allah için yaptıklarında insanların kınamasından korkanlarda da hayır yoktur"8 sözlerini düşündükçe bir hâl oluyorum. Şimdi konuya girelim Son yıllarda tasavvuf adına; kendisine nikâh düşen kadınlara el öptürenlerden, şehevî duygularını tatmin edenlere kadar acaip tipler türedi. Elbette bundan tasavvufi hareket mes’ul değildir. Çünkü tasavvuf, Allahû Teâla cc’nın emir ve nehiyleri altında sızlanmamak, sabretmek ve her an imtihan üzere olduğunu hatırda tutarak, hevâ ve hevesle mücadele etmektir."9 Bu mücadelede Resûl-i Ekrem sav’in ve Sahabe-i Kiram ra’ın hayatları örnek alınır. Şer’i şerife uymayan her davranış reddedilir. Ayrıca tarikat ve hakikat, şeriatın içinde kabul edilir. Çünkü "Şeriat-Tarikat-Hakikat" zincirine inanmak, şeriatı eksik kabul etmek anlamına gelir ki, insanı dalâlete ve küfre Ebû Yusr Muhammed Pezdevî "Şeriat hakikattir hakikat şeriattan başka değildir" buyuruyor.10 Bu bahsin devamında "hakikat şeriattan ayrı ve başkadır" görüşünü benimseyenler, evliyayı enbiyadan üstün kabul edenlerdir. Bunlar peygamber şeriatle, veliler hakikatle amel eder’ diyenlerdir. Bunlara "evliyacılar" adı verilmiştir, sapık bid’atçilerdir. Bunlar Allah cc’ın kitabına, Hz. Resûl-ü Ekrem sav’in sünnetine muhalefet ederler, bâtın, gizli ilim iddiasında bulunurlar" diyerek meseleyi ortaya koymaktadır. Bu noktada şeyhlerini "gizli ilim sahibi" olarak nitelendirmeyi şeref bilen müridler, ne yaptıklarını iyi düşünmelidirler!.. Ayrıca hata etmesi mümkün görülmeyen şeyh tasavvuru; batınîliğin yeniden tarih sahnesine çıkışını hazırlamaktadır. "Şeyh uçmaz, mürid uçurur" sözü iyi düşünülmeli; şer’i hududlara riayette titiz Yezid el-Bestamî ks’nin "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" 11 meâlindeki sözü herkesin ağzında… Hatta bunun hadis-i şerif olduğunu iddia edecek derecede ileri giden tiplere rastlıyoruz. Şer’î ilimlerden habersiz olan kimseler, "Şeytan mürşidim olmasın" gerekçesiyle, hemen harekete geçiyorlar. Kısa bir süre sonra inabe ile bey’at arasındaki mahiyet farkını bilmediği için, şeyhini halife zannederek "Bizim efendiye tâbi olmayan helak oldu!" demeye başlıyor. Ondan sonra; çık işin içinden, çıkabilirsen!.. Halbuki, tasavvufi bir harekete katılmak isteyen kimsenin, bu hususla ilgili ilimleri öğrenmesi farz-ı ayn’dır. Zira farz-ı ayn ilimler tarif olunurken "hangi durumda olursa olsun, bulunduğu halde meydana gelen işlerle ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır"12 denilmektedir. İnabe. tıpkı nezr-i mutlak gibidir, bey’atla hiçbir alâkası yoktur. Bey’at, akıl baliğ olan mü’min’e farz-ı ayn olduğu halde13 inabe, tasavvufî eğitime karar verenler için lüzûmludur. Nitekim İmam-ı Gazzalî "Nefisleri zayıf, çevheri hakikatine ulaşmayacak durumda ise kendisine yardım edecek, maksuduna yetiştirecek müşfik bir muallime bağlanır. Nasıl ki tedavi yolunu bilmeyen hasta da, müşfik bir doktora müracaat ederse"14 diyerek, meseleyi izah etmiştir. Zikir, her mü’min üzerine vaciptir, Ancak inabe alan bir kimse, nezrettiği miktarda zikir yapmak Resûl-i Ekrem sav’in ve Hülâfa-i Raşidîrı in sünnetlerine riayet etmek durumundadırlar. Zühd ve takva hayatında da durum aynıdır. Şer’i şerifin hududlarına riayet olunmadığı süre içerisinde "tasavvufi" hayattan söz etmek mümkün değildir. Tâgûtî güçlere dua eden ve şeytâni vesveselerden kurtulamayan kimselerin; insanlara zühd ve takva’yı öğretebilmeleri imkânsızdır. Tasavvufla ilgili olarak kaleme alınmış lâtince birçok eserde bid’at ve hurafeler geniş bir yer tutmaktadır. Dolayısıyle dikkatli olmak ve şer’i hududları öğrenmek ve takva hayatı, cihadla yakından alâkalıdır. Türkiye’de; otiız iki farz arasında, cihada yer vermeyen latince eserler bol miktarda basılmakta ve dağıtılmaktadır… Halbuki nefsin hevâ ve heveslerini durdurabilecek tek ilâç, cihad’dır. Tasavvufî hayat temelde bu cihada dayanmak durumundadır. Aksi mümkün değildir. KAYNAKLAR 1 Süleyman Ateş, Sütemi ve Tasavvufi Tefsiri, 2 Başta L. Massignon, Joseph von Hammer, Nicholson olmak üzere, bütün oryantasavvufu Islâm’ın dışında görme arzusundadırlar. Kimisi Hind mistisizmine, kimisi de eski Yunan felsefesine benzetmişlerdir. Bu tezlerin Türkiye’de de, "Modernistlerce" benimsendiği gizlenemez. 3 İbn-i Mace el-Kazvinî, Sünenû İbn-i Mace, Çağrı Yayınları, c. I, sh. 83, Had. No 229. 4 Haşr sûresi 7. 5 Bkn. Necm sûresi 3-4, Tıbyan Tefsiri, İst. 1963, c. IV, 6 Molla Hüsrev, Mir’at el-Usûl fi Şerhi Mirkat elVüsûl, c. II, sh. 8 vd. 7 Prof. Abdülcelil İsa, Peygamberimizin İçtihadları, Ank. 1976, sh. 110-116, Mütercimler Dr. H. 8 İbn-i Kesir, Tefsiru’l Kur’ân’il A?im, 1969, Daru’1 Marife Yay. c. IV, sh. 342. 9 Abdurrahman es-Sülemî, Tabakatu’s Sufiye, Kahire 1953, sh. 454. 10 Sadru’1 İslâm Ebû Yusr Muhammed Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, sh. 335-336 Mes’ele 93. 11 Prof. Dr. Süleyman Ateş, sh. 292. 12 İmam Burhanüddin ez-Zernûcî, Ta’limü’I Müteallim sh. 9 Müt. V. Yavuz. 13 Sünen-i Ebû Davud, İst. 1401, c. II, sh. 302, Hadis No 2942. 14 Prof. Dr. Süleyman Ateş, sh. 202. tasavvufun ortaya çıkış nedenleri, tasavvufun ortaya çıkış nedenleri nelerdir, tasavvufun ortaya çıkış sebepleri nelerdir Forum Duası Copyright © 2007-2021
tasavvufun ortaya çıkış sebepleri nelerdir