RPJN. Silahlara veda Geceye rüyaya ve sana Yalnızlığın geyik gözlü köşesinden Düzenlerin çıkmazına Çizdiğim resmin Saat kulesi ağlıyor Ağzım o çeşit yok Şişe bu çeşit var Sen bir gece gelsen Güneş doğmasa Gitmeden yine gelsen Bu yeni geleni Bu bize bakanı Sana bir anlatsam Güneş doğmasa Sandıkların içini göstersem sana Çizdiğim resmin Yalnızlığın geyik gözlü köşesinde Bir rafa koyabilsen Olup biteni ve onları Sabaha kadar konuşsak O ürkek ürkek bakanı sana bir anlatsam Ateşi karı tüfeği çeksem Ocağa pencereye kapıya Kemana veda Yağmurda şeytan ve şapkası Silahın ölümünü kutluyorum Tren kaçırmış gibiyim Sana veda Sezai Karakoç üzerine kuşatıcı bir yorum, G..Andrews’ün, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi’nce çıkarılan Journal of Turkish Literature Dergisi’nin yayımlanan Stepping Aside’ Geriye Çekilmek’ başlıklı makalede bulunabilir. makalesinde ele aldığı üç şairden biri olan Sezai Karakoç için, Osmanlı kültürünün özü[nün] ve sanatın en yüce amacı[nın] bir metafizik merkezin dilegetirilmesi’ olduğu kanısındadır. Karakoç’un Fizikötesi ve Sanatçı’ başlıklı bir denemesinde kullandığı Hakikat Medeniyeti’ kavramına atıfta bulunarak bu kavramın merkezleşmiş centered anlamlandıran rejim’i çağrıştıran güçlü ve pozitif bir imge’ olduğunu belirtir; Osmanlı edebiyatının cinsellik, sarhoşluk, anlamsızlık gibi ögelerinin, manevi [dinsel, bir yorumu öneçıkarma adına gözardı edil[diğini]’;Osmanlı’nın ebedi,sahih ve özsel’ bir temel üzerinden,Türkiye’nin bugününün köksüzlüğü’ne rootlesness’ karşı, Sezai Karakoç tarafından bir panzehir’ olarak sunulduğunu bildirir. Bunun dışında Prof. Andrews’a göre, Sezai Karakoç şiirinde, Türk modernitesi anlatısında öteki’ni [Osmanlı’yı tanımlayan ne varsa [zorbalık, kandökücülük, boyun eğdirme] ,arızi, önemsiz ve son kertede ihmal edilebilir şeyler’ olarak bir kenara bırakılmakta ve bu sürecin bir parçası olarak bugünkü Türkiye Cumhuriyetini, geçmişin metafizik kararlılığını ve geçmişin vaadini gösteren sayısız işaretlerle dolu bir mekan olarak yeniden-tahayyül etmektedir.’ Bu tahayyüle örnek olarak da Prof. Andrews, Karakoç’un İstanbul’un Hazan Gazeli’ başlıklı şiirini veriyor. Prof. Andrews’ün bu saptamasından yolaçıkarak şunları söyleyebiliriz Bu şiir aslında Nedim’in o çok bilinen Şarkı’sının, metinlerarasılık bağlamında, Julia Kristeva’nın Semiotike’sinden yolaçıkarak kavramsallaştırırsam, tersinir olumsuzlama’ya négation inverse’ uğratılması demektir. Bu olumsuzlama, retorik yoluyla Din ve Eğlence arasındaki ilişkinin tersyüz edilerek okumasını olanaklı kılar. Cum’a namazına deyu izin alub maderden Gidelim serv-i revanum yürü Sadabad’e dizelerini, Sezai Karakoç’un, Sinemaya gidiyorum diye izin al annenden Cuma namazına gidelim seninle biçiminde olumsuzlaması, {cuma namazı →Sadabad}ilişkisinin oluşturduğu bağlamı,{sinema→ cuma namazı} bağlamına dönüştürür. Nedim’de cuma namazı ,bir bahane’ pretext’ iken, Karakoç’ta bir erek’ telos’ olur.; eğlence ise Sadabad’dan sinema’ya taşınarak Moderniteye gönderme yapılır. Nedim’in Osmanlı’sında cuma namazı’nın evden çıkmak için meşru bir gerekçe oluşu, Sezai Karakoç’un Türkiye’sinde bu kez sinema’ya gitmenin meşru bir gerekçe oluşuna dönüşür Karakoç, böylece Modernitenin ya da sekülerleşmenin, dinselliğin ya da din’e ilişkin bir pratiğin ,bir meşruluk gerekçesi’ olmaktan çıkardığını vurgulamak ister. Bununla birlikte Karakoç’un şiirine, örneğin Necip Fazıl’ın 1934 sonrası şiirlerini dönemselleştirmede kullanılan ölçütlerle bakmak doğru olmaz. Sezai Karakoç’un şiirinde, Necip Fazıl’da görülen o radikal şiirsel kopma’ coupuıre poetique’ görülmez; -daha başından, dinselliği örtük bir biçimde ve uzak çağrışımlarla barındıran bir şiirdir Sezai Karakoç’un şiiri. Giderek örtük ya da kapalı-olan’ın daha sonra açık bir söylemle yer değiştirmesi, Karakoç’un şiirinin dönüşümünün kopma’larla gerçekleşmediğini gösterir. Sezai Karakoç’un şiiri, bana göre elbet, bu çözümlemelerin ötesinde konumlandırılması gereken bir lirizmi barındırır. Necip Fazıl şiirinin, 1934’deki şiirsel kopma’sı, lirik-olan’dan retorik-olan’a doğru bir söylemselleşmeyi içerir. Karakoç’ta ise, kapalı-olan’dan açık-olan’a doğru dönüşüm, lirizmden, başat bir söylem olarak ödün vermeyen bir dönüşümdür. ey kadın sana fısıldayacaklar muştu sanatutunacaksın doğurmamış bir anne gibi hurma ağacınaçölün içinden yükselen bal ve çekirge karışımıdeve duyarlığıyla yüklü serapsız heyemolalarlaey kadın sana fısıldayacaklar muştu sanasen ki yoruldun çamaşır yıkamadan bir ırmak kıyısındaçok güneş alan artan ışığı mağarana vurano yumuşak sudan öğrendin öğreneceğini muştu sanao sade giyimli yaşları belirsiz bilginler kieski kuşakların türlü dilini konuştular dasen bir tekkelime konuşamadın yıllarcasağ duvar konuştu sol duvarlasu hurmaylaay keçilerle koyunlarlasen bir birsam halinde konuştuğunu sandın içindeki çocuklaher dil senin için çağdaş olduölmüş olan en eski ibranicehititlerin ve himyerilerin dilisonra şölen bitip bütün diller çekilinceiçin bir nar gibi kızardı o sessizlikteişte o vakit çocuk doğuran kelime geldidoğmadan konuşmayı öğrenen insan geldio doğmadan seninle konuşan bir erdiuzun bir kıştan sonra gelen ilk gün ışığı gibiuzun bir sessizlikten sonra gelen o ilk kelimeyibir insan gibi bir er gibi görenkarşılayıp konuklayan kadın muştu sanaateş almış günü geçik resmi yapraklar gibibir dağ ucuna yığılmış o kent kiseni en çarpık bir düşmanlıklakarşılamaya hazırlanmaktaöyleyse ey bir kelime doğuran kadınmuştu sanayankı yapan kutlu kadın muştu sanabir meleğin bir sözünden gebe kalan kutlu kadınayrılığın şiddetinden gebe kaldınaydınlığın artışından oldu isaartık çıkabilirsin temmuz öğlesine amaüç gün yüce bir oruca borçlandırıldınen çok konuşman gerektiği andaayazmaların aynasında boy gösterendişbudak ormanı gibi azgın bir kalabalıkönünde o ulu konuşmanı yapacakkenbir yaratış susmasına adandınyalnız işareti serbest bıraktındoğurman cinsinden bir oruca başladınçocuk erdisu durdumuştu sanahadrianus’un kütüphane mermeriçeşme oldu aydınlık bir kuşluk kitabınaçocuğun mucize alfanesineloş aralıklardagümüş tabaklardapirinç ayıklayan komşu kadınlar sanatınaki ay ev önlerindeiğdelere batardı alacakaranlıktaalacakaranlıkta muştu sanaA Şiirin Biçim Yönünden İncelenmesi Şair şirin başında bir dörtlükle başlamış ancak herhangi bir düzeni bulunmamaktadır. Yani şiir dörtlüklerle yazılmış kesinlikle diyemeyiz. Şiir hem ölçü ve durak açısından hem uyak düzeni açısından hem de mısraların sıralanış şekli açısından tamamen serbesttir diyebiliriz. Şiirin bu özelliğiyle de II. Yeni şiirine uygun olduğunu söyleyebiliriz. Sezai Karakoç’un bu şiirinde yukarıda incelemiş olduğumuz Ece Ayhan’ın şiirine göre daha yoğun bir kafiye görmekteyiz. Tabii isteyerek mi kafiyeledi istemeyerek mi kafiyeledi şairimize sormak gerekiyor ama “Fayton” şiirinden biraz daha uzun olmasından dolayı da biraz daha kafiye ve redif görebilmekteyiz. Yine bu şiirimizde de II. Yeni özelliklerinden biri olan alışılmamış bağdaştırmaları görebilmekteyiz. Şair bunun yanında “gibi” edatıyla beraber “teşbih” sanatından da yararlanmıştır. B Şiirin İçerik Yönünden İncelenmesi Şiir, anlamın kapalı olmasına rağmen dil açısından sade bir şekilde yazılmıştır. Anlamını bilinmeyen, çok sık kullanılmayan kelime sayısı fazla değildir. Çok sık kullanılmayan kelimeler arasında “heyamola” kelimesini alabiliriz. Bu kelime de “eskiden gemicilerin yelkenleri hep birlikte açarken ya da hep birlikte kürek çekerken haydi çek, ha gayret anlamında kullandıkları ve bir ağızdan, yüksek sesle, makamla söyledikleri söz.” Anlamına gelmektedir. Türk edebiyatının şairleri ve yazarları kendi döneminin sanatkârlarından olduğu kadar, geçmişte yazılan metinlerden, kutsal kitaplardan, mitoslardan ve folklorik unsurlardan etkilenmiş ve bu unsurlardan aldıkları imge, konu ve türleri yeniden üretme yoluna gitmişlerdir. Sezai Karakoç da şiirlerinde kutsal kitaplardan, mitoslardan ve folklorik unsurlardan çokça yararlanmış bir şairdir. Sezai Karakoç, Meryem’in çeşitli ayetlerde anlatılan öyküsünü bütünüyle merkeze alarak Hızır’la Kırk Saat’in 12. bölümünde işler. Bu metinde “Meryem” adı açıkça anılmaz; ama bütün göndermeler ona ve yaşamöyküsünden Kuran’da aktarılan kesitleredir. Şiir, “Âl-i İmran Suresi”nin 45. ayetine “Bir de melekler öyle demilerdi Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelimeyle muştuluyor. Adı, Meryemoğlu İsa Mesih’tir. Dünya ve ahirette yüz akıdır. Allah’a yaklaştırılanlardandır.” ve “Meryem Suresi”nin 23. ayetine “Nihayet doğum sancısı onu, bir hurma ağacının kütüğüne götürdü. Ah, dedi, keşke daha önce ölseydim, keşke unutulup gitseydim.’ Meryem’in kendi köşesinde ibadetle geçirdiği günler içindeki durumu, bulunduğu mabedin önde gelen kişilerine de değinilerek verilirken temelde suskunluğuna, çevresindekilerle iletişimsizliğine ve içe dönük yaşantısına vurgu yapılır. Bu genel durum ve yaşantı biçiminin, sanki asıl yaşayacak oldukları için onu hazır hâle getirecek bir tür içsel eğitim arınma/olgunlaşma süreci gibi düşünüldüğü sezilen bu dizeleri, “Meryem Suresi”nin 17. ayetine “Onlarla arasına bir perde çekmişti. Biz de ruhumuzu ona göndermiştik de o kendisine sapasağlam bir insan şeklinde görünmüştü.” yapılan göndermeler eşliğinde anlatılan yaşam öyküsel kesitler izler. Sezai Karakoç, salt Meryem kıssasında anlatılanlara gönderme yapmakla kalmayıp yine bu kıssadan hareket ederek ama kimi zaman bir benzetme ilgisiyle kimi zaman da bir çağrışım silsilesi içindeki simgesel kullanımıyla bu ada yer verir. Bunun ilk örneğine, meşhur “Monna Rosa” şiirinde rastlıyoruz. Bu uzun şiirin üçüncü bölümü olan “Pişmanlık ve Çileler”de, ayrı düşülen “sevgili” figürünün yaşam koşullarındaki kötüleme ve aile ortamındaki perişanlık sahnelendikten sonra “sevgili”nin kendini anlattığı dizelere geçilir. Temiz kalpli, Allah’a yakın, olayları ve çevresini çocuksu bir saflık içinde algılayan bir “sevgili” imajı çizilerek özellikle “masumiyeti” yönünden Meryem’le bağdaştırılır. HAYATI 1933'te Diyarbakır'ın Ergani ilçesinde doğdu. Parasız yatılı okuduğu Gaziantep Lisesi'ni 1950'de bitirdi. 1955'te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü'nden mezun oldu. 1956-1965 arasında Maliye müfettiş yardımcılığı ve gelirler kontrolörlüğü görevlerinde çalıştı. Temmuz 1965'te memurluktan ayrıldı. Gazetecilik ve yayıncılık işlerine girişti. "Diriliş" dergisini aylık, haftalık bazen haftada iki kez yayınladı. 1971'den sonra kısa bir süre için Gelirler Genel Müdürlüğü'nde gelirler kontrolörlüğü yaptı. 1974 sonrası yeniden devlet memurluğu görevinden ayrılarak gazetecilik ve yayıncılığa başladı. Yeni İstiklar, Yeni İstanbul, Babıali'de Sabah, Milli Gazete'de yazılar yazdı. EDEBİ KİŞİLİĞİ İlk şiiri 1951'de "Hisar" dergisinde çıktı. Üniversite yıllarında 1955'te "Şiir Sanatı" dergisini çıkardı. Mülkiye, Yenilik, XX. Asır, İstanbul, Şiir Sanatı dergilerindeki şiirleriyle tanındı. Başlangıçta Pazar Postası'nda İkinci Yeni akımı doğrultusunda şiirler yazdı. Daha sonraki yıllarda tümüyle kendi şiirine yöneldi. Yeni biçim araştırmalarına, değişik imgelerle kendine özgü, mistik ve İslami içeriğe yer veren eserleriyle kuşağının en iyi şairleri arasına girdi. Gazete yazılarında ise İslam toplumlarının çağdaş dünyadaki konumlarını ele aldı. Eski Türk uygarlıklarına ilişkin değerlerle, çağdaş bir kişilik oluşturma düşüncelerini işledi. ESERLERİ ŞİİR Körfez 1959 Şahdamar 1962 Hızırla Kırk Saat 1967 Sesler 1968 Taha'nın Kitabı 1968 Kıyamet Aşısı 1968 Gül Muştusu 1969 Zamana Adanmış Sözler 1970 Şiirler 1975 Ayinler 1977 Leyla ile Mecnun 1981 Ateş Dansı 1987 Alınyazısı Saati 1989 DENEME-İNCELEME Yunus Emre 1965 Yazılar 1967 İslamın Dirilişi 1967 İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü 1967 Mehmet Akif 1968 Mağara ve Işık 1969 Edebiyat Yazıları 1 1982 Edebiyat Yazıları 2 1986 BALKON Çocuk düşerse ölür çünkü balkon Ölümün cesur körfezidir evlerde Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların Anneler anneler elleri balkonların demirinde İçimde ve evlerde balkon Bir tabut kadar yer tutar Çamaşırlarınızı asarsanız hazır kefen Şezlongunuza uzanın ölü Gelecek zamanlarda Ölüleri balkonlara gömecekler İnsan rahat etmeyecek Öldükten sonra da Bana sormayın böyle nereye Koşa koşa gidiyorum Alnından öpmeye gidiyorum Evleri balkonsuz yapan mimarların Sezai KARAKOÇ Divan şiirindeki beyit anlayışı, Tanzimat edebiyatıyla birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmış, onun yerine anlamın birden fazla mısraya dağıldığı müstezad gelmiştir. Servet-i Fünun hareketi, müstezatı daha da genişleterek serbest müstezat haline dönüştürmüştür; Cumhuriyet sonrasında ise serbest şiir adını verdiğimiz yeni bir tarz ortaya çıkmıştır. Bu anlayış, şiirde herhangi bir vezin kullanılmasına gerek duyurmadığı gibi kafiye, redif gibi özellikle ahenge ait özellikleri de şiir için zorunluluk olmaktan çıkarmıştır. Bununla birlikte, serbest şiir adını verdiğimiz tarzda yazılan metinlerin ahenkten, müzikaliteden yoksun olduğunu söyleyip genelleme yapmak da doğru değildir. Çünkü ahengi sağlayan unsurlar, serbest şiirde ya mısra içlerine kaymış ya da metnin bütününe yayılarak varlığını sürdürmenin bir yolunu bulmuştur. Sezai Karakoç’un Balkon1 adlı şiiri, bu tarza uygundur. Günümüz şairlerinden ve II. Yeni olarak adlandırdığımız şiir hareketinin temsilcilerinden olan Sezai Karakoç, şiir anlayışını temellendirirken, Divan ve Halk şiirinden olduğu kadar tasavvuf ve Batı şiir anlayışlarından da yararlanarak kendine güçlü bir gelenek oluşturmuştur. Bu yüzden de aruzla yazmadığı halde şiirlerinde aruzun ahengini, heceyle yazmadığı halde, zaman zaman farkında olmadan hecenin kullanıldığı mısraları, kafiyeye fazlaca müracaat etmediği halde kafiyeli kullanımları sıkça görürüz şiirlerinde. Balkon şiirindeki “ölür/cesur; evlerde/demirinde; anneler/elleri; yer/tutar; balkon/kefen; gömecekler/etmeyecekler; zamanlarda/sonra da” kelimeleri ya mısra sonlarında yahut mısra içlerinde kafiye, redif ve ses benzerlikleri oluşturarak ahengi sağlamışlardır. Bu durum, şiirin kendisini ne kadar kafiye, vezin ve redif gibi biçimsel unsurlardan kurtarmaya çalışırsa çalışsın, aslında onsuz yapamayacağının en belirgin işaretleridir. Balkon şiirinin teması, modern mimari anlayışının insan üzerindeki olumsuz etkisidir. Şair bunu balkon göstergesini kullanarak vermektedir. Bilindiği gibi balkon anlayışı daha çok Batılı mimarinin bir özelliğidir. Özellikle apartman kültürünün yaygın olduğu dönemden itibaren, çok katlı binalarda yaşayan insanların dışarıyla temasını sağlamak için başvurulmuş bir yöntemdir. Ancak şaire göre faydadan çok zararı olan bir mimari unsurudur balkon. Hele çocuklar söz konusu edildiğinde! Çocuklar, hareketli oluşları, sürekli dışarı çıkmak için balkonu tercih edişleri, kontrollerini sağlamakta güçlük çekmeleri bakımından balkonun olumsuzluklarından ziyadesiyle etkilenirler. Şair, burada, modern mimari anlayışının olumsuzluklarını balkon göstergesiyle anlatırken, şiiri değil de başka bir edebi ifade yöntemini kullanabilirdi. Bir hikâyeyle, bir deneme yahut makaleyle bize balkonun olumsuz özelliklerini sıralayabilir ve geleceğin dünyasındaki evlerin balkonsuz yapılması gerektiğine dair tezler ileri sürebilirdi. Ancak şiirde yarattığı etkiyi yaratması neredeyse imkânsız olurdu. Şiirin kendine özgü sesi, kurgusu, dil ve üslubu zihnimizde daha kalıcı etkiler bırakmaktadır. Nitekim birinci dörtlükteki “Çocuk düşerse ölür çünkü balkon/ Ölümün cesur körfezidir evlerde/ Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların/ Anneler anneler elleri balkonların demirinde” ifadesi yerine “balkon, çocuklar için ölüme götüren yollardan biridir. Aman çocuklarınızı balkona tek başlarına bırakmayın. Eğer çocuklar balkondan düşüp ölürse anneleri buna çok üzülür.” Gibi bir ifade kullanmış olsa, günlük hayatta sürekli karşılaştığımız biçimde bir dil kullanmış olurdu ve dil günlük iletişim misyonunun ötesine geçip amaçla aracı örtüştüren ontolojik bir niteliğe dönüşmezdi. Oysa “ölüm” yerine “son gülümseme”; “anne kederi” yerine çocuğunun ölümüyle şoka girmiş bir annenin buz gibi demiri kavramış elleri ima edilerek “anneler anneler elleri balkon demirinde” denmek suretiyle hiç alışık olmadığımız, bize farklı gelen bir dil ve üslup kullanımı sergilemektedir. Balkon korkusunun bir bilgi olmaktan çıkıp canlı, elle tutulur bir nesneye dönüştürülmesi ve zihnimize çakılarak kalıcılaştırılması şiirin kendine özgü büyüleyici telkininden kaynaklanmaktadır. a. Şiir ve Zihniyet Her şiir, doğrudan yahut dolaylı, az ya da çok, içinde belli oranda bir zihniyeti taşır. Bu zihniyet, şiirin dokusunun içinde erimiş olarak varlığını anlık pırıltılarla gösterir. Şiirin sahip olduğu zihniyet her zaman şairinin dünya görüşünü, hayata bakışını aksettirmeyebilir; bu, bazen bir topluluğun genel anlayışı, bazen bir milletin ortak duruşu, bazen geçmişten bugüne uzanan bir mitolojinin güncelleştirilmesi vs. şeklinde de kendini ortaya koyabilir. Ancak genel itibariyle şiire sinmiş olan zihniyet şairin duygularıyla birlikte düşüncelerinin de yansıması olara görünür. Balkon şiirinde, Sezai Karakoç ile özdeşleştirebileceğimiz bir bakış açısı ayan beyan ortadadır. Şairin hayat görüşü ve estetik algısının genelde Doğu medeniyeti, özelde ise İslam düşüncesine dayandığını biliyoruz. Bu da ister istemez Batılı düşünce, yaşam biçimi, sosyal hayat, edebi ve estetik değer kurgularının bir şekilde reddi anlamına gelmektedir. Batılı mimari, belki de zorunlu olarak “apartman” kültürüne dayanmakta, bu da yerine göre binlerce insanın aynı yapının içine sıkıştırılmasıyla oluşturulmuş bir yan yana geliş anlamına gelmektedir. Evlerin sıkış sıkış olması, her santimetre karenin hesabıyla oluşturulmuş bir mekan anlayışı, istediğiniz an adımınızı dışarı atmayı güçleştirmektedir. Sürekli ev içine kapatılmış insan için dışarıyı teneffüs etme olanağı bir tek balkonla mümkün görünmektedir. Böylece balkon, bir zorunluluğun ortaya çıkardığı patoloji olarak düşünülebilir. Bu durumda, balkonların varlığı, ona ayak uydurmayı beceremeyen, henüz gerçek ile yapaylığı birbirinden ayırmakta zorlanan çocukları tehdit etmektedir ve zaten balkonun olumsuz etkilerine en fazla çocuklar maruz kalmaktadır. Modern dünyada, gazeteler sıklıkla, balkonda dışarıyı seyreden çocukların aşağı düşme öykülerini yazmaktadırlar. Hayatımızın önemli gerçeklerinden biri olmuştur bu. Şair, burada Batılı “modern” mimari anlayışına tepkisini dile getirmektedir. b. Şiirde Ahenk Sezai Karakoç, II. Yeni şairlerindendir. Balkon şiiri de kuşkusuz bu dönemde ortaya çıkmış metinlerinden biridir. II. Yeni, şiirde katı bir biçimsel fikri sabit geliştirmemiş olmakla birlikte; gerek Divan, gerek Halk, gerekse Batı şiirinden etkilenmiştir. Balkon şiirinde, belirgin olmasa bile Halk şiirinin 4’lük anlayışı ile dağınık şekilde bir kafiye sistemiyle karşılaşıyoruz. Bununla birlikte, şiirde ahengi sağlamak için şair mısra içi kafiyeler, aliterasyonlar ve redifler de kullanmıştır. Birinci dörtlükteki “balkon/çocukların”; ikinci dörtlükteki “balkon/kefen” kelimeleri arasında yarım kafiye kullanılmıştır. Aynı şekilde, birinci dörtlükte “evlerde/demirinde”; üçüncü dörtlükteki “zamanlarda/sonra da”; son dörtlükteki “Koşa koşa gidiyorum/öpmeye gidiyorum” kelimeleri arasında ciddi bir ses benzerliği yaratılarak ahenk oluşturulmuştur. Yine birinci dörtlüğün son mısrasında “Anneler anneler elleri balkonların demirinde” “r” ve “l” sesleri sürekli yinelenerek bir armoni sağlanmıştır. Üçüncü dörtlükteki “Gelecek zamanlarda/Ölüleri balkonlara gömecekler” mısralarında da “l” sesleri bir armoni yaratmaktadır. c. Şiir Dili Bilindiği gibi genelde edebiyat çok daha özelde ise şiir dili günlük dilden pek çok bakımdan ayrılmaktadır Bu, dilin yüzeysel anlamından derin anlamına dönüştürülmesiyle sağlanır. Metinde kullanılan kelimelerin işlevlerinin kırılması, değiştirilmesi, edebi sanatlar kullanılarak aynı zamanda birkaç boyut kazanması, kelime yinelemeleri, şiir dilinin doğasına uygun bir “aura” kazanmasını gerektirir. Balkon şiirinde “balkon”un evlerde “ölümün cesur körfezi” olması; şairin içinde ve evlerde “balkonların” ancak bir tabut kadar yer tutması; balkonlarda asılı çamaşırların bir anda “hazır kefen”e dönüşmesi; bırakın toprağın altında rahat uyumayı, yerin yüzeyinde bile kendine hak tanınmayan ölülerin “balkonlara gömülmesinden” dolayı öldükten sonra bile rahat olamayacakları hep şiir dilinin olanaklarından yararlanılarak elde edilmiş metaforlardır. Bununla birlikte “Çamaşırlarınızı asarsanız hazır kefen/Şezlongunuza uzanın ölü” mısraları dili bulunduğu işlev ve konumundan çıkarıp daha üst düzeyde bir kurguya dönüştürmektedir. Bu, II. Yeni şairlerinin sıklıkla yaptıkları dilin unsurlarının yerini değiştirme anlayışının bir uzantısıdır. Annelere, çamaşırlarınızı balkonlara asmak, sembolik olarak onlar için hazır kefen yapmak anlamına gelmektedir ima ve uyarısı yapılmaktadır. Bununla birlikte, güneşlenmek için balkona atılmış şezlongun varlığı ile mezar; oraya uzanmış insanların görüntüsü ile ceset arasında bir bağ kurularak balkon bir dinlenme, gökyüzünü seyir, dışa açılan kapı ve pencere olma işlevinden çıkarılarak bir mezarlık işlevine büründürülmektedir. Şair, devrik cümle kurgusundan da yararlanmıştır. Örneğin, “bana koşa koşa nereye gittiğimi sormayın, ben evleri balkonsuz inşa edecek olan mimarların alnını öpmeye gidiyorum.” yerine “Bana sormayın böyle nereye/ Koşa koşa gidiyorum/ Alnından öpmeye gidiyorum/ Evleri balkonsuz yapan mimarların” ifadesini kullanarak daha çarpıcı bir vurgu, tonlama ve ses tonu yakalamıştır. Karakoç, şiir dilinin kendine özgü işleyişini en belirgin şekilde “Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların/ Anneler anneler elleri balkon demirinde” mısralarında göstermiştir. Burada, “ölüm”ü ve onunla ilişkilendirebileceğimiz her türlü masum duyguyu, ölümle çocuk arasında bir türlü kurmak istemediğimiz o hüzünlü bağı “çocuk ölünce” şeklinde ifade etmemiş; bunun yerine çok daha şiirsel, insanı çok daha derinden kavrayıp sarsan yüz/gülümseme/kaybolma/çocuk kelimelerini kullanıp “ölüm” kelimesini ise hiç anmadan ölümü anlatmıştır. Çocuğunun ölümü karşısında annenin şok geçirmişliğini, ezikliğini, bağrı yanıklığını, yüzünün karalar bağlamasını vs. bütün bunları kullanmadan ama bütün bunlardan daha etkili şekilde “Anneler anneler elleri balkonların demirinde” ifadesiyle ortaya koymuştur. “Anne/ annenin elleri/ balkon demiri” şok tam da buradaki karşıtlıklardadır. Sanki çocuğunun ansızın ölümünü gören ve hala onun orada yatan gövdesini seyrederek şok geçiren annenin sıcaklığını, elleri yoluyla balkonun demiri bir anda çekip almış, yüzündeki kanı alır gibi, yüreğinin atışını alır gibi, nefesinin hareketini alır gibi dondurmuştur. Burada, şiir diline özgü olağanüstü bir tutum vardır. d. Şiirde Yapı Balkon şiiri, dört 4’lük mısralardan oluşturulmuş dört dörtlük bir şiirdir. Şair, birinci dörtlükte; çocuklar için balkonların güvensiz yerler olduğunu, çocukların her an balkondan düşme riskleri taşıdıklarını, çocuklar ölünce buna en çok annelerin üzüleceğini; ikinci dörtlükte şairin nezdinde balkonların bir tabuttan farksız olduğunu, apartmanlarda yaşayan kadınların çamaşırlarını balkonlara astıklarını ve bunun olsa olsa hazır kefen yapma anlamı taşıyacağını, balkona uzanıp dinlenmenin ise mezara girip ölmekten bir farkının bulunmadığını; üçüncü dörtlükte geleceğin dünyasında ölüleri balkonlara gömeceklerini ve insanın bu dünyada olduğu gibi öteki dünyada da rahat edemeyeceğini; son dörtlükte ise bütün bu olumsuz tabloyu ortadan kaldırmanın yolunun evleri balkonsuz inşa etmekten geçtiğini, felaketin önüne böylece geçileceğini, bunu yapacak olan mimarların ise kutlanması gerektiğini ifade eder. Böylece, şiirin yapısı birinci dörtlükten son dörtlüğe kadar başlangıç, gelişme ve sonuç şeklinde bir kompozisyon üzerine kurulmuş olmaktadır. e. Şiirde Tema Şiirin konusu balkondur. Birinci derecede önemli tema, balkonların çocuklar için tehdit olduğudur. İkinci derecede, çocukların balkon yüzünden ölümlerinin en fazla annelerini üzeceğidir. Üçüncü derecede, gelecekte ölülerin balkonlara gömülecek oluşlarının/gömülmek zorunda kalınışlarının yarattığı ürpertidir. Dördüncü tema ise şairin mimarlardan istediği bir beklentidir Evleri balkonsuz yapmaları. SEZAİ KARAKOÇ f. Gerçeklik ve Anlam Şilili şair Pablo Neruda, “Gerçekçi olmayan bir şair ölüdür. Ve yalnızca gerçekçi olan bir şair de ölüdür.”2 der. Aynı şekilde şairin kendisi de “Sanatçı ve Realizm” adlı yazısında bu düşünceyi karşılayan ifadelerde bulunmuştur “Dış dünyayı olduğu gibi almak. İşte sanatın sıfır olduğu nokta, alt nokta; sanat eserinin üzerine kurulduğu vaka ve vakaların tepeden tırnağa, içten ve dıştan, kökten ve yüzden, eşyaya ve kanunlarına aykırı düşmesi… İşte sanatın sıfır noktası olmasa da, eninde sonunda başarısızlığı gösterecek noktası, son nokta… Bu iki uç arasındaki sayısız durumlar, haller, kullanılagelen manasıyla realite ile sanat eseri arasındaki ilgiyi verir.”3 Genel olarak Sezai Karakoç şiirini değerlendirirken ilk elden dikkat çeken husus bu Ne bütünüyle gerçek ne bütünüyle ondan kopuk. Balkon şiiri, günümüzde belki de en fazla muhatap olduğumuz halde üzerinde fazlaca durmadığımız bir mimariye dikkat çekmektedir Evlerin balkonlarına. Gerçekten de modern mimari anlayışı, en fazla çocukların zararına olmuştur. Geleneksel yapılarda çocuklar yürümeye başladıkları andan itibaren kendilerine oyun alanı arama gereği bile duymaksızın, adımlarını dışarı atar atmaz kendileri için doğal parklarda, bahçelerde, arsalarda bulurlardı. Oysa günümüzde yaz kış eve mahkum olan, kelimenin gerçek anlamıyla da bir mahpus hayatı yaşayan çocuklar için balkonlar bir “kaçış” alanı haline gelmiştir. Ama yalancı bir kaçış; çünkü, balkonlar çocuklar için sığınak oldukları kadar içinde tehlikeler barındıran korkulu yerlerdir. Neredeyse ölüm/oyun/balkon birbirini çağrıştıran kelimeler olmuşlardır. g. Şiir ve Gelenek Bütün yönleriyle uyuşmasa bile, Sezai Karakoç’un şiir anlayışında II. Yeni’nin yeri manidardır. Özellikle biçim, tarz ve eda bakımından şairin Balkon şiiri II. Yeni’ye özgü bir duruş sergilemektedir. Dilin gramatikal yapısına yönelik oynamalar, yer yer devrik cümle kurguları; hayale kapılarını sonuna kadar açması, edebi sanatların özgür şekilde kullanılması, kendini özgür çağrışıma bırakma gibi hususlar hep II. Yeni şiirinin Balkon şiirine sızmaları gibi görünmektedir. “Balkonun ölümün cesur körfezi” olarak düşünülmesi; “evlerde ve şairin içinde balkonların bir tabut kadar yer tutması”, “gelecek zamanda ölülerin balkonlara gömülecek olması”, bundan dolayı onların “öldükten sonra da rahat etmeyecek oluşları” II. Yeni şiirinin serbest çağrışıma zemin hazırlamalarının bir etkisi gibi görünmektedir. Buna karşın, “Çamaşırlarınızı asarsanız hazır kefen/Şezlongunuza uzanın ölü” ifadeleri II. Yeni şiirinin dilin gramerine dönük müdahalesi olarak düşünülebilir. h. Şiir ve Yorum Gerçekte, balkon, bize özgü bir mimari anlayışının ürünü olmadığı için, geleneğimizde bu konuyu ele alan bir şiir yoktur. Ancak dünya edebiyatı düşünüldüğünde, özellikle Batı edebiyatında kuşkusuz bunun örneklerine rastlamak mümkündür. Nitekim Balkon’un, Pazar Postası’nda yayımlanmasının hemen ardından II. Yeni şairlerinden Cemal Süreya şiirle ilgili görüşlerini şu şekilde ortaya koyar “Bu şiirin imkânlarıyla Charles Baudelaire’nin Le Balcon’u arasında ki fark günümüz şiirinin değişik bir yönünü anlatır. Daha paradoks düşkünü, daha kaprisli, simetriye pek önem vermeyen ya da simetriyi belirsiz bir noktadan alıp götüren bir şiir karşısındayız. Sezai Karakoç’un Balkon’u güzel bir şiir. Fakat asıl önemi yeni ve daha güzel şiirler yazdıracak bir yatırım olmasında toplanıyor.”4 i. Şiir ve Şair Ortaya çıktıktan sonra şairinden bağımsız hale gelen her metin gibi Balkon şiirini düşünürken de mutlak anlamda Sezai Karakoç biyografisiyle sıkı özdeşlikler kurmak çok da önemli değil. Bununla birlikte, şairinden ne kadar bağımsız olursa olsun, onun mayasını taşıdığı için, belki şairden şiire değil ama şiirden şairine gidilebilir. Bunun en temel gerekçelerinden biri, kuşkusuz, her metnin aynı oran ve mesafede yazarın görüşlerini taşıma kabiliyeti gösterememesidir. Balkon şiiri ise Sezai Karakoç’un genel şiir anlayışının merkezinde yer alan metinlerden biridir. “Körfez’deki şiirlerin içinde en çok tanınanı ve her kesimden okurun beğenisini kazananı şüphesiz Balkon’dur. Balkon, daha Pazar Postası’nda yayımlandığı günden itibaren edebiyat çevrelerinin ilgisini çekmiş, o günden sonra yayınlanan şiir antolojilerinde şairini temsil etmiştir.”5 Bunda hiç kuşkusuz, yukarıdaki başlıklarda ifade edildiği gibi Balkon şiirinin gerek biçimsel öğeleri gerek yapıya ait unsurlar, gerek dil kurgusu ve gerekse ilettiği mesaj bakımından Sezai Karakoç’un şiir anlayışını temsil etme kabiliyetini göstermesidir 6. Zaten kendisi de “Sanat tutumum, genel dünya görüşümün bir bölümünden başka bir şey değildir. Onu bir sesin, yeni bir sesin sırtına yüklemekten ibarettir.”7 diyor. Buradan hareketle, Balkon şiirinin şairin Doğulu bakış açısıyla Batı medeniyetine ait mimari anlayışını estetik bir nazarla değerlendirme girişimi olduğunu söylemek mümkündür. Dipnotlar 1. KARAKOÇ, Sezai; Şiirler III-Körfez/Şahdamar/Sesler, Diriliş Yayınları, 5. baskı, İstanbul, 1990, s. 116. 2. MAYAKOVSKY-ELUARD-ARAGON-BRECHT-NERUDA, Saf Şiir Yoktur, Broy Yayınları, 3. baskı, basım yeri yok, 1994, s. 100. 3. KARAKOÇ, Sezai; Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1988, s. 27-28. 4. Aktaran KARATAŞ, Turan; Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1998, s. 223. 5. KARATAŞ, Turan; 6. Metin merkezli düşündüğümüz ve biyografileri metin için kullandığımız gerçeği gözden kaçmamalıdır. Dikkat edilirse, burada temsil kabiliyeti olan Sezai Karakoç değil, Balkon şiiridir. 7. KARAKOÇ, Sezai; Edebiyat Yazıları II, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1986, s. 36. İsmet Emre Buruciye Edebiyat Dergisi

sezai karakoç veda şiiri incelemesi